Made with love by

İdilonline
2246
post-template-default,single,single-post,postid-2246,single-format-standard,stockholm-core-2.0.2,select-theme-ver-6.1,ajax_fade,page_not_loaded,side_area_slide_with_content,,qode_menu_center,wpb-js-composer js-comp-ver-6.4.1,vc_responsive
Title Image

facebook ta bugün fraud a ait olan
Özür Dilemek, sizin haksız olduğunuz, karşı tarafın haklı olduğu manasına gelmez. Karşınızdaki insan…a verdiğiniz değerin egonuzdan yüksek olduğunu ifade eder.Sözünü paylaştım.Altına yorum yapan arkadaşım telefonda aradı freud üzerine sohbet ettik:)Çok okuduğum biri değil ama vaktiyle 2 ktabını okumuştum.Biri psikanalizle ilgiliydi.%80 ini anlamamıştım.Gene okusam gene anlamam.Diğeride Narsizm üzerine diye bir kitaptı.çok önce okudum.O yüzden internetten alıntı yaparak koyuyorum.Yazılar bana ait değil.
Psikiyatristler tarafından bir hastalık mı yoksa yaratıcılığı besleyen bir davranış biçimi mi olduğu konusunda üzerine çeşitli kuramlar geliştirilen ve hala da geliştirilmeye devam edilen narsisizmin öncelikle adını aldığı mitolojik öyküye bir göz atalım:
“Kendine aşık olanlara aldırmayıp, onları karşılıksız bırakan ve çok güzel bir peri kızı olan Ekho, bir gün avlanan bir avcı görür. Narkissos adındaki bu avcı çok yakışıklıdır. Ekho bu genç avcıya ilk görüşte aşık olur. Ancak Narkissos bu sevgiye karşılık vermeyerek, peri kızının yanından uzaklaşır. Ekho bu durum karşısında günden güne eriyerek, kara sevda ile içine kapanarak ölür . Bütün vücudundan arta kalan kemikleri kayalara, sesi ise bu kayalarda “eko” dediğimiz yankılara dönüşür.
Olimpos dağında oturan tanrılar bu duruma çok kızarlar ve Narkissosu cezalandırmaya karar verirler. Gene günlerden bir gün av izindeki Narkissos susamış ve bitkin bir şekilde bir nehir kenarına gelir. Buradan su içmek için eğildiğinde, sudan yansıyan kendi yüzü ve vücudunun güzelliğini görür. O da daha önce fark edemediği bu güzellik karşısında adeta büyülenir. Yerinden kalkamaz, kendine aşık olmuştur. O ana dek kimseyi sevmediği kadar, sevmiştir kendi görüntüsünü . O şekilde orada ne su içebilir, ne de yemek yiyebilir, aynı Ekho gibi Narkissos ta günden güne erimeye başlar ve orada sadece kendini seyrederek ömrünü tüketir. Öldükten sonra da vücudu nergis çiçeklerine dönüşür.”
Evet, mitolojik öyküde öncelikle farkedilen tema Narkissos’un yalnız olduğudur. Kimse ile yakın ilişkiye girmeyen Narkissos, kendine aşık olanları da hiçbir şekilde hayatına sokmayarak en sonunda kendine duyduğu aşkla ölür. Aşırı yüklenmiş bir özdeğer duygusunu Narkissos’un öyküsünde görmekteyiz. Bu görünüşte aşırı yüklenmiş özdeğer duygusunu, Narkissos’un neden yalnızlığı seçtiğini ve neden sadece kendini sevmeyi tercih ettiğini biraz da hayal gücümüzü kullanarak izlemek durumundayız. Bu mitolojik öyküde Narkissos’un öncesinde ya da iç dünyasında neler yaşadığına dair herhangi bir bilgi yoktur. Bu noktada, narsisizmle ilgili tarihi süreci gözden geçirirken hayal gücümüzü biraz zorlamak hiçte yanlış olmaz.
Hızla artan ve bir diğeriyle iletişimin minimum düzeye düştüğü kalabalıklarla yaşamak zorunda bırakıldığımız şehirleşme sürecinde gitgide daha fazla insanın narsisistik özellikler gösterdiği görülmektedir.
Televizyonlardaki yarışma programlarına katılmak için binlerce insan gece gündüz demeden ekranda görünmek adına yarışmacılar arasına girmeye çalışmak için umutsuzca kapılarda beklemektedir. Tek istedikleri sadece ekmek parası kazanmak mıdır, yoksa birilerinin onların varlığını onaylamasına mı ihtiyaç duymaktadırlar. Narsisizmde de hiçlik ve zamansızlık çok fazla kendini gösteren bir özelliktir.
Kişi yoğun olarak hiçliği ve zamansızlığı deneyimlediğinden varlığını anlayabilmesi, kendine karşı ispatlayabilmesi için hep birilerini ya da bir şeyleri destek olarak kullanmaktadır.
Ayrıca son zamanlarda hızla artan yeni ruhsal arayışlar sonucu deneyimlenmeye çalışılan özellikle anı yaşamak kavramı ve şimdide bulunma isteği, ayrıca özel olduğunu birilerine ispatlama çabası içine girerek bir süre sonra tanrılaştığını iddia eden, bununla diğerlerinin üzerinde kontrol edici etki yaratan ve her geçen gün çoğalarak artan insanların içinde bulunduğu yeni bir camia ile karşı karşıya olduğumuza göre, bu durum her geçen gün daha fazla insanın narsisizmin tehlikeli sularında yüzmekte olduğunu mu göstermektedir bizlere acaba, yoksa farklı bir bilgi ile mi karşı karşıyayız 21. yüzyılın başlarında.
Narsisizmle kolkola giren insan acaba herkesin hasta olduğu yeni bir dünya düzenine doğru mu, yoksa yaratıcılığı üst seviyelere çıkmış yeni bir insan modelinin yaratımına doğru mu gitmektedir?
Daha önce bazılarının özel olduğunu keşfederek öne çıktığı yaşamda, artık herkesin özel olduğunu hissetmesiyle, start verildiğinde hızlı bir yarış mı yaşanacaktır aralarında?
Psikiyatristler artık narsisistleri izlemekten ve incelemekten vaz mı geçecekler ve bunun doğal bir durum olduğunu kabullenmek zorunda mı kalacaklardır acaba yakın bir gelecekte?
Ama ilk önce narsisizmin psikiyatrik seceresine bir göz atalım;
İlk kez İngiliz cinsel bilimci Havelock Ellis tarafından Narkissos’un mitolojik hikayesi ile ilişkilendirilen narsisizm, asıl farkedilişini Sigmund Freud ile gerçekleştirecektir. Daha doğrusu narsisistler ilk kez Freud’la mercek altına yatırılarak incelenmeye başlanacaktır. Yapılan araştırmalar neticesi kökeninde çocuklukta yeterince gelişmemiş, gelişmesi için desteklenmemiş düşük bir özdeğer duygusunun yattığı gözlemlenmiştir. Kişi yeterli benlik duygusunu oluşturamadığından yaşamda var olabilmek adına kendine sahte kimlikler yaratarak anlık hazlarla ve zamansızlık duygusuyla hareket etmektedir.
Freud’a göre sağlıklı işleyemeyen cinsel libidonun kendine bulduğu yeni bir çıkış noktasıdır narsisizm. Ve bu anlamda da narsisist sürekli kendine dönük ve kendini mutlu etmeye yönelik hareket ederek, etrafındaki diğer insanları da kendisini daha iyi hissettirecek birer nesne gibi görerek, bunlarla istediği gibi oynamakta ve bu anlamda yaşamının ve diğerlerinin kontrolünü elinde tutmak için her an tetikte yaşamaktadır. Bu durum dış dünyada aradığını bulamayan narsisistin bütün enerjisini kendi içine geri çekmesidir. Varlığının kendini koruma çabasıdır. Sonuçta her canlı içgüdüsel olarak yaşamda varlığını sürdürmeye çalışır.
İlk etapta tespit edildiği an sapıklık damgası vurulan narsisizm yavaş yavaş bu tariften çıkarılmış, kişinin “kendi”ni korumaya yönelik davranış modeli olarak tanımlanmaya başlamıştır.
Görünüş itibariyle, narsistik kişi, genellikle, kibirli, üstten bakan, kendini beğenmiş, soğuk, mesafeli ancak çoğu kez çekici bir izlenim verir (Kernberg, 1975). Diğer insanlara kıyasla özel ve üstün biri olduğunu düşünür. Yüzeyde bu kişiler ciddi bir davranış bozukluğu göstermeyebilirler, hatta bazıları sosyal ve mesleki olarak oldukça başarılıdırlar.
Kendilerinden memnuniyet duymak, kendilerini sevilebilir hissetmek için mükemmel, kusursuz görünmeye ihtiyaç duyarlar. İnsanların takdirini, onayını, sevgisini, beğenisini; karakteristik olarak ise hayranlığını kazanmanın peşindedirler. Başkalarından aldıkları takdir ya da kendi büyüklenmeci fantezileri dışında hayattan pek zevk almazlar.
İnsanların hayranlığını kazandıklarını, onların gözünde mükemmel göründüklerini veya idealize ettikleri kişinin onayını hissettikleri durumda ancak kendilerini iyi, sevilebilir, güven dolu ve mutlu hissederler. Bu olmadığı takdirde hissettikleri huzursuzluk, sıkıntı ve çökkünlüktür.
Kendilerine dair büyüklenmeci, şişkin bir benlik temsiline sahip olmakla ötekinin hayranlığına muhtaç olmak çelişki gibi görünebilir (Kernberg, 1975). Ötekinin hayranlığını elde etmek suretiyle büyüklenmeci benlik temsilini ve iyilik halini sürdürebilir ve ancak bu sayede bilinçdışında tuttukları olumsuz duygulanım ve imgelerle yüklü özbenliklerini bastırmaya devam edebilirler.
Özellikle idealize ettikleri insanların kendileri hakkındaki duygu ve düşüncelerine aşırı bir hassasiyet gösterirler. İmaj, dışarıya karşı nasıl göründüğü narsistik kişi için hayati bir önem taşır. Gerçekte ne olduklarından ziyade nasıl göründüklerini daha çok önemserler. Kendilerini, dışarıdan bir gözle izlerler. Bu nedenle, narsistik kişinin zihni tipik olarak sürekli biçimde kendisiyle, insanların gözündeki izlenimiyle meşguldür. Ötekinin gözüne girmek, benliği ifade etmenin önüne geçmiştir.
Bu kişiler kendilerine hayranlık kazandıracak sahte, gerçek özdeşleşmelerden uzak, yüzeysel özdeşleşmeleri yansıtan imajlara, davranışlara bürünürler. İdealize ettikleri kişiye/kişilere özenir, onu/onları görünüş, davranış olarak taklit ederler. Sürekli biçimde reel benliklerini özdeşleşmek istedikleri ideal benlikleriyle kıyaslar ve uygunluğunu sınarlar. Başkalarına olduğu kadar kendilerine karşı da acımasız biçimde eleştireldirler ve kendilerini sürekli biçimde olmaları gerekenden eksik hissederler.
Narsistik kişi sürekli olarak mükemmel imajını diri tutacak, besleyecek aynalamalara ihtiyaç duyar. Bu tepkileri elde etmek için uğraşır durur. Dolayısıyla, kendini iyi hissetmenin yolu olarak narsistik kişi tipik olarak büyüklük ve üstünlük hissini pekiştirmek için sürekli bir şeyler yapmak zorunda hisseden, performans zorlantısı içindeki kişidir.
Narsistik kişi, benliğinin uzantısı olarak yaşantıladığı çevresindeki canlı ve cansız tüm nesnelerin de kendi mükemmelliğini yansıtmasını, onların da mükemmel görünmelerini bekler; ev, araba, giysi, gidilen mekanlar, partner, ilişki içinde oldukları insanların mükemmelliği, bir bakıma, onun mükemmelliğinin kanıtıdır (Masterson, 1990).
Dünyayı şöhretli, zengin, büyük ve önemli insanlar ile aşağılanabilir, değersiz,”düşük kalite” insanlar biçiminde ikiye böler. Büyük, önemli, zengin ve güçlü gruba değil de “düşük kaliteli” gruba ait olmaktan korkar (Kernberg, 1975). Sıradan olmak narsistik kişi için aşağılayıcı ve korkutucudur.
Mükemmel görünmediğini hissettiğinde ya hep ya hiç kuralını işletir; kendini değersiz, önemsiz, yetersiz, zavallı, kusurlu, hiçbir işe yaramayan ve bir hiç hisseder. Büyüklenmeci benliğin çöktüğü depresif dönemlerinde hipokondriya, ölüm anksiyetesi, paranoid kaygılar yoğunlaşır. Bu duygulanımlar, narsistik bireyin kendini neye karşı savunduğunu açığa çıkarır. Tüm gayreti, ona derin bir ıstırap veren değersizlikle yüklü özbenliğin inkârına yöneliktir.
Mükemmel olmaktaki başarısızlık şiddetli utanç duygularını açığa çıkarır. Nevrotik bireydeki suçluluk duygusuna karşılık narsistik kişinin merkezi duygusu yetersizlik hissine bağlı olarak ortaya çıkan utançtır.
Eleştiriye ve başarısızlığa karşı oldukça hassastırlar. Bu durumda kendilerini incinmiş ve küçük düşmüş hisseder, öfkeyle tepki verirler. Bu kişiler açısından “başarısızlık” rekabet içeren bir ortamda birinci, önde gelen ya da tercih edilen kişi olamamak anlamını taşır. Terapi içinde rekabetlerinin ketlenmesi çoğu kez hatalı bir biçimde oidipal rekabetten kaçınma biçiminde yorumlansa da, dikkatle incelendiğinde, bu ketlenmenin temelde büyüklenmeci benliğin narsistik kırılganlığına karşı bir savunma olduğu anlaşılır (Kernberg, 1975).
Gücünü özbenliğinden değil narsistik yatırımda bulunduğu ötekilerin gözündeki hayranlık dolu ışıltıdan alır narsistik kişi. Kendini iyi hissetmenin tümüyle nesneye endeksli bu yolu yabancılaşmaya işaret eder; narsistik kişi yabancılaşmış kişidir. Spontan, olduğu haliyle değil, ancak, hayranlık uyandıracağını düşündüğü, özbenliğine yabancı sahte bir benlik sayesinde sevilebileceğine derinden inanmıştır.
Aslında, çoğu kez zannedilenin aksine narsistik kişi kendini seven değil kendinden nefret eden kişidir. Bilinçdışında kendini değersiz, eksik, kusurlu ve küçük görür. Tüm savunmaları nefret ettiği özbenliğini bastırmak ve hayranlık elde etme yoluyla temel nesne nezdinde kendini sevilebilir hale getirmeye yöneliktir. Ancak bu durumda, benlik değerini yükseltebilir ve dolayısıyla kendini iyi hissedebilir.
Özbenliğiyle dışarı yansıttığı imajı arasındaki bu zıtlık narsistik kişinin yapaylık, yapmacıklık ve sahtelik hissi yaşamasına yol açar. Sevgiyi, beğeniyi, hayranlığı elde ettiğindeyse içten içe gerçekten sevilmediğini, aslında sevilenin sahte benliği olduğunu hisseder. Bu farkındalık, elde ettiği hayranlığın keyfini ve coşkusunu gölgeler.
Sevgi ve hayranlık narsistik kişinin iç dünyasında eş anlamlıdır. Sevmek ve sevilmek için kusursuz, mükemmel, hayranlık uyandırıcı olmak gerektiğine inanır. Psikanalitik inceleme, sevilmemekten ve değer görmemekten yakınan narsistik bireyin aslında kendisinin kimseyi gerçekten sevmediğini ve değer vermediğini ortaya çıkarır. Narsistik kişinin sorunu aslında sevilmemek değil sevememektir. Narsistik birey için sevgi nesnesi, içinden akıp gelen coşkuyla bağlandığı biri değil çatışmalarına karşı ona emniyet hissi veren bir korkuluktur. Sevgisizlik, iç dünyada agresyonun libido üzerindeki hâkimiyetinin fenomenolojik göstergesidir.
Sahte benlik doğrultusunda davranan narsistik bireyin en temel karakteristiklerinden biri -belki de en önde geleni- spontanlığını yitirmiş olmasıdır. İçsel özgürlük olarak da nitelenebilecek spontanlık kaybı, özbenlik kaybının kaçınılmaz bir sonucudur.
İçsel özgürlüğünü yitirmiş olan narsistik kişi, içinden geldiği gibi davranamaz. Travmaya uğrayacağı, gözden düşeceği; nesnenin ve benliğin agresyonunu uyaracağı, yaralı ve kusurlu benliğinin açığa çıkacağı kaygısıyla spontanlığını ketler. Dolayısıyla, sürekli büyüklenmeci benliğin empoze ettiği biçimde ölçülü, kontollü, hesapçı davranır.
Özbenliklerini sürekli biçimde bastırdıkları için spontan, hakiki gereksinimleri hiçbir zaman tatmin bulmaz. Gerçek gereksinimlerin güdülemediği, aksine bu gereksinimlerin bastırılmasından enerjisini alan sahte benliğin kazanımları, başarıları ve tatminleri ancak geçici bir mutluluk verir.
Hakiki mutluluğun ve doyumun içsel (ve dışsal) nesne tarafından olumlanan özbenlik kökenli arzuların spontan ifadesi ve doyumuyla mümkün olabileceği gerçeğinden habersiz, her doyumsuzluğun ardından yeni bir sahte tatmin kaynağına yönelirler.
Özbenliğin bastırılmış olması nedeniyle hakiki, spontan gereksinimlerin asla tatmin nesneleriyle buluşamaması, narsistik kişide tipik olarak anlamsızlık hissi yaratır; zira anlam ancak özbenliğin nesnesiyle buluştuğunda benliğin yaşayabileceği hissiyattır. Nitekim özbenliklerini bastırmış olan narsistik bireylerin terapiye başvurma sebepleri arasında en başta geleni anlamsızlık duygusudur , her türlü sözde tatmine rağmen tam anlamıyla mutlu ve tatminkâr olmamaları tipik yakınmalarıdır. Kronik tatminsizlik ve memnuniyetsizlik hissi narsistik birey için karakteristiktir.
Narsistik kişiler özbenliklerini ve dolayısıyla tüm spontan duygulanımlarını ketlediklerinden, duygu ve düşüncelerini tarif ederken sıklıkla “hissiz” terimini kullanırlar; hiçbir hakiki duygu yaşayamadıklarından yakınırlar. Bu noktada, mitolojideki “Narkisos”la “narkoz”un ortak “nark-” kökünden geldiğini ve “hissiz” anlamını taşıdığını kaydetmek ilginçtir.
Özbenliğe uygun yaşayamamanın bir diğer önemli sonucu narsistik bireylerin kendilerini olgun, yetişkin hissedememeleri, çocuksu hissetmeleridir. Sıklıkla “kalıbının adamı” olamadıklarından yakınırlar.
Günlük yaşamlarında sorumluluklarını adeta görev icabı, sürükleniyormuşçasına yerine getirirler (Kernberg, 1975). Yaşamlarının merkezinde ürpertici bir boşluk, can sıkıntısı ve anlamsızlık hissederler. Boşluk duygusunu yaratan özbenliğin ketlenmişliği, bilinçdışı patolojik/patojen nesne ilişkisinin bilince yansıyan ürpertisi, hakiki tatmin eksikliği, umutsuzluk, karamsarlık ve sıkıntıdır. İçsel boşluklarını doldurmak için çeşitli dışavurum davranışlarına yönelirler. Derinliği ve geleceği olmayan gelişigüzel yüzeysel ilişkiler, anlamsız ve/veya sapkın cinsel etkinlikler, alkolizm, madde kullanımı, aşırı başarı hırsı, işkoliklik; ideolojik, dinsel ve grupsal fanatizm yaygın dışavurumlardır (Masterson, 1990).
Narsistik kişi için varoluş henüz burada olmayan, gerçek hayatın ve gerçek aşkın başlayacağı ânı arama ve bekleme sürecidir (Bromberg, 1986). Şu an, daima kusurlu ve eksiktir. Umut hep karşı kıyıdadır. Büyüklenmeci benlik tatmine ulaştığında ve bu sayede insanların hayranlığını kazandığında sonsuz emniyet, tatmin, mutluluk ve sevgiye kavuşacağı tipik fantezisidir.
Onu hayatın risklerinden, acılarından, tatminsizliklerinden ve tehlikelerinden; aslında temelde bir türlü başaçıkamadığı dünya karşısındaki âcizliğinden kurtaracak ideal, tatmin edici, sevgi dolu omnipotent nesneyle, onun hayranlığını kazanmak suretiyle kaynaşma arzusu tüm davranışlarının ardındaki temel güdülenme kaynağıdır. Yaşam, bu fantastik kaynaşmanın peşinde koşarken geçen zamandır; kâh bunu bir süreliğine de olsa yakaladığı yanılsamasına kapılır, kâh hayalkırıklığıyla umudunu sonrasına erteler. Ancak, hiçbir zaman bu kaynaşma fantezide olduğu gibi gerçekleşmez; ancak, narsistik kişi hep bu umutla sürekli başarı, hayranlık, ideal aşk, ideal partner peşinde sonsuz bir arayış içinde koşar durur. Bu arada hayat geçip gider.
En rasyonel görünenlerinde bile bilinçdışı kurtarıcı fantezisini tespit etmek ilginçtir. En temelde hayatlarını onlar adına kolaylaştıracak birinin varlığına ihtiyaç duyarlar. Hayatlarının (özbenliklerinin demeli belki de) sorumluluğunu almaktan kaçınırlar; özbenlik ketlenmesi sonucunda özbenlik doğrultusunda irade ve inisiyatif de ketlenir. Başka alanlarda oldukça yetenekli olabilen narsistik birey adeta öğrenilmiş çaresizlikle kendi arzuları karşısında irade ve inisiyatif gösteremez; zira sonuç alamayacağına, arzularının kötülüğüne, travmaya uğrayacağına derinden inanmıştır.
Sahip olduğu iradeyi, özbenliği doğrultusunda değil büyüklenmecilik ve idealizasyon yoluyla narsistik yatırımda bulunduğu kişi veya kişilerin iradelerini, kendi savunmacı narsistik gereksinimleri lehine etkilemede kullanmaya çalışır. Bu nedenle, narsistik bozuklukta arzu kipi tersine döner; edilgenleşir. Narsistik kişiler kendi arzuları peşinde gitmektense ötekilerin arzusunun nesnesi olmayı tercih ederler. Arzu tatmini ego becerisi sayesinde değil “benliğe hayran öteki” aracılığıyla gerçekleşecektir. İdeal ötekinin arzu nesnesi haline geldiği takdirde arzusunun doyurulacağı, içsel özgürlüğüne kavuşacağı beklentisi vardır. Paradoksal biçimde itaatkârlığın özgürlüğü ve tatmini getireceğine inanır. Büyüklenmecilik, bir bakıma, ideal öteki temsilinin yansıtıldığı kişinin hayranlığını kazanmak suretiyle onun yaşamsal desteğini almaya yönelik bir manevradır. Ancak, ötekinin arzu nesnesi olmak için kendi arzusunu bastırdığı ve dolayısıyla arzunun nesnesiyle buluşma imkânını ortadan kaldırdığı için kendini hiçbir zaman gerçek anlamda tatminkâr ve huzurlu hissedemez. Ne kadar itaatkâr, boyun eğici olursa kendinden, gerçek tatminden, özgürlüğünden ve mutluluğundan da o kadar uzaklaşır.
Narsistik kişi, temelde özbenliğinin bastırılmasına bağlı narsistik çatışmaların yol açtığı içsel güçsüzlüğünü ya güce sahip olarak ya da gücün parçası olarak -ki bu durumda da dolaylı olarak güce ulaşır- aşmaya çalışır . Kendini “potent” hissedemediği için “omnipotent” olmaya çalışır; bilinçdışında kendini “hiç” hissettiği içindir ki “hep” olmak ister.
Büyüklenmeciliğin yanı sıra güç atfettiği kişileri idealize etmesi, ancak ilk kusurlarında ya da yaşadığı hayalkırıklıklarında hızla gözden düşürmesi narsistik bireyin tipik davranışıdır. Yakından incelendiğinde idealize ettiği kişinin kendi büyüklenmeci benliğinin yalnızca bir uzantısı olduğu anlaşılır (Kernberg, 1975).
Duygusal yaşamları sığdır. Duygusal derinlikten yoksun, diğer insanlardaki karmaşık duygulanımları fark etmede başarısız olmanın yanı sıra kendi duyguları da farklılaşmamıştır; çabuk alevlenen ve ertesinde sönen duygulanımlara sahiptirler. Gerçek üzüntü ve yas içeren özlemden özellikle yoksun oldukları gözlenir; depresif tepkiler yaşantılama kapasitesine sahip olmamaları temel özelliklerindendir. Terk edildiklerinde veya hayalkırıklığına uğradıklarında görünüşte depresyona benzeyen tepkiler verseler de yakından incelendiğinde bu tepkilerin değer verilen kişinin kaybında duyulan hakiki bir üzüntüden çok, intikam arzularıyla yüklü kızgınlık ve kin olduğu fark edilir (Kernberg, 1975).
Narsistik kişi diğer insanlara yönelik dikkat çekecek derecede ilgi ve empati yoksunluğu sergiler. İnsanların duygularına ve düşüncelerine empati göstermez. Gösterir gibi göründüğünde ise bunun ardındaki motivasyon da tanıdıktır: o kişinin minnettarlığını harekete geçirip onu kendi narsistik gereksinimleri doğrultusunda davranmaya sevketmek. İnsanların kendilerine has ve narsistik kişinin arzularından bağımsız gereksinimleri, duyguları ve düşünceleri olduğunu kabullenmekte zorlanır.
Kendinde görmeye tahammül edemediği, kurtulmaya, saklamaya çalıştığı eksik ve kusurlara sahip olduğunu düşündüğü kişileri küçümser, aşağılar ve değersizleştirir.
Kronik ve yoğun haset bu insanların duygusal yaşamlarının temel bir özelliğidir. Narsistik kişiler, kendilerinin sahip olmadığına sahip olan veya yalnızca hayattan zevk alıyor görünen insanlara karşı oldukça yoğun haset duyarlar (Kernberg, 1975). Özellikle büyüklenmeci benlikle özdeşleştiklerinde, dolayısıyla kendilerini mükemmel hissettiklerinde diğer insanların onlara haset ettiklerini düşünürler.
Narsistik kişilerin savunmacı örüntüleri bilinçli benliği patolojik nesne ilişkisinden korurken, öte yandan nesne ilişkilerini ciddi derecede tahrip eder. İnsanlarla ilişkileri sömürücü ve parazitiktir. İlişkilerini sanki bir limonun suyunu sıkıp posasını bir kenara çıkarırmış gibi yaşarlar. İnsanlar onun için ya içinden alınıp çıkarılacak potansiyel narsistik besinlere sahip veya içi boş ve değersiz olarak görünürler (Kernberg, 1975).
İnsanların narsistik kişinin hayatında onu doyurmak; onun tarafından kullanılmak ve sömürülmek; ona biricik, özel, ayrıcalıklı, önemli ve üstün biri olduğunu hissettirmekten başka bir işlevleri yoktur adeta. Narsistik destek bekledikleri kişileri idealleştirme, hiçbir şey beklemediklerini ise küçük görme, yok sayma eğilimindedirler.
İnsanları gerçekte sevmez, kendilerinden nefret ettikleri gibi aslında insanlardan da nefret ederler. Onları savunmacı narsistik amaçları, gereksinimleri doğrultusunda davranmaya zorlamak tipik davranışlarıdır. Bu tutum omnipotent kontrol olarak adlandırılır. Omnipotent kontrol, bilinçdışı patolojik/patojen nesne ilişkisinden kaçınmak ve ilişki içindeki nesneyi çeşitli taktikler aracılığıyla bu kaçınmayı sağlayacak gereksinimler doğrultusunda davranmaya zorlamayı içerir. Adeta çocuksu bir beklentiyle dünyanın arzusuna göre şekillenmesini ve gereksinimleri doğrultusunda vaziyet almasını umar. Narsistik yatırımda bulunduğu “iyi nesne” arzusuna uygun davranmadığında birden “kötü nesne”ye dönüşür.
Narsistik kişi, partnerinin narsistik gereksinimlerini kusursuz biçimde karşılamasını bekler. Buna hakkı olduğuna derinden inanır. Ya hayranlık bekler ya da idealize ettiği partnerinin yüceliğine sığınmak ister. Bu beklentisi karşılanmadığında şiddetli bir hüsran ve öfke yaşar ve partnerini değersizleştirerek karşılık verir. Değersizleştirmeyi hayalkırıklığı olarak yaşantılar ve meşrulaştırır. Sonu gelmez ve asla doyum bulmayan narsistik talepleri yoğun, mutlak ve ısrarcıdır. Üstelik çoğu kez de karşısındakinin karşılayabileceği türden makûl talepler değildir.
İlişkilerinde hâkim taraf olmak isterler. Özel ve üstün olduklarını düşündüklerinden insanlardan ayrıcalıklı muamele beklerler. İlişkileri her zaman gizli bir gündeme sahiptir. Yüzeyde arkadaşça, samimi görünebilseler de altta ilişkinin tek bir amacı vardır: büyüklenmeci benliği ayakta tutacak narsistik geribildirimleri/tepkileri elde etmek (Masterson, 1990).
Tatmin edici, hakiki bir yakınlığı içeren duygusal ilişkiye giremez veya sürdüremezler. İlişkileri genelde kısa sürer veya oldukça sorunludur. Kişilik yapıları gereği kendilerini duygusal olarak içtenlikle birine adayamazlar; zira yakın ilişkiler kendini ifade etme, ortaya koyma ve empati becerisi; gerektiğinde ötekinin gereksinimleri adına kendi gereksinimlerini ikincil plana alabilme özverisi ve esnekliği gerektirdiği için narsistik bireyin özellikle beceremediği bir ilişki tarzıdır. Ayrıca, yakın ilişkiler insanlardan ve kendinden sakladığı yaralı, boş, değersiz hissedilen ve pek doğal olarak aslında hiç de mükemmel olmayan gerçek benliğin açığa çıkma, fark edilme riskini de taşıdığı için narsistik kişinin özellikle kaçındığı ilişkilerdir.
Bu kişiler, içsel dünyalarında aslında yoğun bir yalnızlık yaşarlar. Samimi, yakın ilişki kuramamaları, kendilerini içtenlikle birine adayamamaları; kendilerini olduğu haliyle, tüm spontanlıklarıyla ortaya koyamamaları, ortaya koydukları takdirde içsel güçsüzlükleri nedeniyle travmaya maruz kalacakları endişesi sosyal hayatta mesafeli, kontrollü, ölçülü ilişkiler geliştirmelerine ve dolayısıyla kendilerini yalnız hissetmelerine yol açar. Kendilerini oldukları haliyle serbestçe ifade edememeleri, hakiki duygularını yaşayamamaları nedeniyle insanlarla ilişkilerinde kaynaşmış hissedemezler; ayrıksılık, dışarıda kalmışlık, dışlanmışlık hisleri yoğundur.
Çoğu kez narsistik kişilerin bağımlı oldukları düşünülür. Narsistik geribildirimler elde etme noktasında ötekilere bağımlı oldukları doğrudur; zira kendilerine dair olumsuz hisleri ve temsilleri ancak bu koşulda bilinçdışında tutabilmektedirler. Nitekim bu bağımlılık onları kişilerarası ilişkilerde kırılgan ve alıngan hale sokar. Ancak öte yandan, derin bilinçdışı düzeyde insanlara yönelik yoğun güvensizlikleri ve kuşkuları nedeniyle herhangi birine gerçekten samimiyetle güvenemez, ilişkilere kendilerini emniyet duygusu içinde teslim edemezler. Bu durumda, yoğun olarak güçsüz benliklerinin zarar göreceği kaygısı yaşarlar.
Aslında bu kişilerin en büyük korkusu bir başkasına bağımlı olmaktır; zira bağımlı olmak muhtaç olmak, nefret etmek, haset duymak, kendini sömürülme, aşağılanma, kötü muamele görme ve frustre edilmeye açık hale getirmek anlamına gelir. Ötekine bağımlılığı bir zayıflık olarak değerlendirirler. Nitekim büyüklenmeci benliğin önemli bir işlevi de kişinin diğer insanlara bağımlılığını inkârına imkân tanımasıdır.
Kendine yeterlilik fantezileri ile bağımlılık gereksinimlerine karşı kendilerini korurlar; davranış düzeyinde bu savunma kendini katı bir gurur, güçlü ve kendine yeterli görünme, gerçekten ihtiyaç duyduğu bir şeyi talep edememe, reddedilme kaygıları, muhtaç duruma düşmekten korku duyma, böyle bir durumda kendini aşağılanmış hissetme ve şizoid kaçınmacı davranışlar biçiminde açığa vurur. Temel fantezilerinden biri, hayranlık elde ettiklerinde diğerlerinin onun gereksinimlerini kendiliğinden doyuracakları veya hayranlık uyandırdıkları için onlardan bunları rahatlıkla isteyebilme hakkına erişecekleri hissidir.
NARSİSİZMİN ARKA YÜZÜ
Narsisistik kişi, kendini yeterli görüp başarıya ilişkin fantazilerle uğraşır. Ama aslında kendinden kuşku duyan, kırılgan, eleştirilere tahammülsüz, değersiz hisseden bir gizli yanı vardır. İnsanlarla yüzeysel ilişkiler kurup, devamlı övgü isteyen, toplulukların içine gerçek anlamda giremeyen, başkalarına güvenmeyen, dayanamayan, onların zamanlarına değer vermeyen, sınırlarını önemsemeyen biridir.
Toplumsal alanda genellikle başarılıdır. Çok ilgi alanı vardır ama hepsi yüzeyseldir. Sıkıntılı, sağlıksız ve taklitçi değerlere sahiptir. Bir yandan yalan söyleyerek maddiyata dayalı, otoriteye saygısız bir yaşam sürerken, dışarıya dürüst, aşırı ahlakçı ve paraya önem vermeyen biri tablo çizer. Baştan çıkarıcı, denetimsiz cinsel yaşamı olan kişilerdir. Evlilikleri düzensizdir, evlilik dışı ilişkilere girer. Çünkü eşini ayrı bir varlık olarak göremez ve sevemez. Çok iyi konuşan, kararlı biri gibi görünmekle birlikte bilgileri; sadece başlıkları içeren yüzeysel bilgilerdir, ayrıntıları unutur. Onun için, dil ve konuşma kendine güvenini tazelemenin bir yoludur.
…..